LAİKLİK, LAİK EĞİTİM ve SİYASET [1]
Yrd. Doç. Dr. İkram ÇINAR [2]
Bu çalışmada, laikliğin ne olduğu, günümüz dünyası ve toplum kalkınması açısından önemi, bunu sağlayacak olan eğitimin neden laik bir nitelik taşıması gerektiği ve siyaset kurumunun bu süreci nasıl etkilediği ortaya konmaktadır. Laikliğin yeterince yerleşmemiş olmasında modernleşme sürecinin tamamlanamaması yüzünden din kurumunun sadece kendi alanına dönmeye direnmesi ve bu direnişe katılanların Türkiye üzerinde etkileme gücünü kullanmak isteyen ülkelerce zihinsel yönlendirme amacıyla desteklenmesi, bilim ve felsefe eğitimindeki yetersizlik dolayısıyla bilginin kullanımındaki yanlışlıklar, laikliğin Türk toplumuna özgü felsefi dayanaklarının yeterince oluşturulamaması olarak belirlenmektedir.
Anahtar Sözcükler: Laiklik, laik eğitim, kalkınma, siyaset.
Giriş
Uluslar daha güvenli bir gelecek için kalkınmak zorundadırlar. Ulusların kalkınmaları; ilerlemelerine, değişmelerine yani yenileşmelerine bağlıdır. Kalkınma, çağdaşlaşma ve varolan durumdan daha ileri bir duruma geçmektir. Toplumun kendisini çevreye ve çağa uyarlayabilmesi durumudur.
Kalkınmada çağımızın belirleyici unsurları, ekonomi, sanat, hukuk, siyaset, eğitim gibi kurumların gelişmesidir. Bunların gelişmesi ve toplumsal refahın yükselmesi bilim ve demokrasideki gelişmeye bağlıdır. Kalkınma, bilim ve demokrasiyi içselleştirme çabasıdır. Bunlar ise ancak ve ancak, özgür ortamlarda gelişebilir. Bu özgürlüğün temel güvencelerinden biri de laikliktir. Laiklik ise laik bir eğitimle yerleşebilir.
Laikliğin özümsenmesi onun anlaşılmasına bağlıdır. Laikliğin anlaşılabilmesi için insanın kullandığı “bilgi türleri”ni ortaya koymak gerekir. Toplumsal yaşamda hangi bilginin esas alınacağı, toplumsal düzenleme ve yönetim etkinliklerini gerçekleştirirken temelde hangi bilginin olacağı, bunun çatışmalara yol açmadan toplumsal dirliği ve kalkınmayı sağlayabileceğini göstermek gereklidir. Eğitim yoluyla hangi durum karşısında hangi tür bilginin kullanılacağını öğretmemek, kafa karışıklığına da yol açmakta, sonuçta toplumsal gerilimler ortaya çıkmaktadır.
Bilgi türleri felsefe ders kitaplarında sıralanmaktadır: Gündelik (düzensiz), sanatsal (estetik), bilimsel, felsefî, dinsel bilgi gibi. Sıralanan bilgi türlerinin hepsinden şu ya da bu biçimde yararlanmaktayız. Dolayısıyla hiçbiri geçersiz, gereksiz değildir. Ancak bilimcinin bilimsel bilgiyi, din adamının dinsel bilgiyi esas alması da eşyanın tabiatı gereğidir. Başkasının alanına karışan bilgi, kendi alanını boş bırakır. Boşlukları başkaları doldurur, içinden çıkılmaz hale gelir. Örneğin, bilim dinselleşir, din siyasallaşır... Bilim ve felsefe eğitimine önem vererek akıl berraklığı sağlanabilir.
Toplumlar, toplumsal amaçlara ulaşmak yani daha mutlu ve daha gönençli yaşamak için kalkınmak isterler. Bunun için teknoloji geliştirmeleri gerekir. Teknoloji bilimle gelişir. Bilim ise felsefesiz olmaz. Felsefeyi “birey”leşmiş insanlar yapabilir. Özgür, üretime dönük ortamlar olmadan ne birey olunabilir ne de felsefe yapılabilir. Özgür ortam sağlayıcıların başında ise laiklik gelir. Bu basit mantıkla anlatılmak istenen, kalkınma sürecinde laikliğin önemidir. Laiklik ise laik bir eğitimle topluma yerleştirilebilir. Laiklik, dinin olduğu yerde ve onunla birlikte vardır.
Dinin Bazı İşlevleri
Din toplumsal ve tarihsel bir gerçektir. Birey ve toplum yaşamında önemli işlevler görmektedir. Bunlardan bazıları şunlardır:
· Din; toplumda çeşitli eğilimlerde bulunan insanları din boyutunda birleştirerek toplumda bir yapıştırıcı işlevi görür (tersi de olabilir, dinin nasıl anlaşıldığı önemlidir).
· Din; bilim, felsefe ve diğer bilgi türlerinin açıklayamadığı durumları açıklayarak bireyi belirsizlik ve bilinmeyenin yarattığı gerilimden kurtarır.
· Din, bazı insanlar için yaşama bir anlam katar. Ölümden sonra yok olma düşüncesi, çoğu insanı korkutur. Öteki dünya, sonsuza kadar yaşama ve cennet umudu insanı bunalımdan korur.
· Kendini yaratan ve her an onu gözeten bir Tanrı’nın olduğunu düşünmek bireyi yalnızlıktan kurtarır. Birey, onunla dertleşir, yardım ister ve ondan güç alır.
· Din, bir kısım toplumsal erdem ve değerlerin tabanını oluşturur. Örneğin, “kısa çöp uzun çöpten hakkını alacak” söylemi, eşitlik ve adalet düşüncesini temellendirir.
· Din, insanlık açısından geçmişle gelecek arasında bir “köprü” oluşturur. Biriken kültürel değerler (kodlar) dinle ilişkilendirilerek geleceğe taşınır, böylece hem beşerî devamlılık sağlanır, hem de erdem ve değerlerden sapmalar önlenir. Bir anlamda inançlar, kodlar halinde kültür içinde insan vücudundaki genlerin işlevini görür.
· Din, denetim odağı dışta olan insanları yönlendirir. Bunu “kutsal emir” aracılığıyla yapar. Kişi Tanrı’nın kendisine olan sevgisinin azalacağından ya da cezalandırılacağı korkusundan dolayı yasaklara uyar, iyi insan (takva sahibi) olmaya çalışır.
· İçki, uyuşturucu ve evlilik dışı ilişkilerden uzak durma, ibadet ve kâmil insan olma çabası gibi dinsel eylemlerin bir sonucu olarak din, bazı insanların yaşamını düzenli hale getirmesini sağlar. Bunlar, bireysel ve toplumsal ilişkilerin gelişmesine, toplumsal barış ve hoşgörüye hizmet eder.
· Din, üst amaçlara ulaşmada insanlara güç verir. Amaca ulaşmak için ölünce cennetle ödüllendirileceğini bilen kişi, örneğin, yurdu için canını vermekten çekinmez.
· Din, bireyi üstün bir kavrama (Tanrı) bağlayarak kula kulluk yapmayı engelleyebilir. (“Güvenme kendine padişahım, senden büyük Allah var” sözünde olduğu gibi.) Böylesi bir durum bireyleşme ve demokrasinin gelişmesine katkıda bulunabilir.
· Din aracılığıyla, tüm inananlar dünyadaki sıfat ve konumlarından ayrılarak eşitlenir. Örneğin ibadethanelerde konum, sınıf ve ırk ayrımı yoktur.
· Din, yardımlaşma ve dayanışmayı özendiren ibadetleriyle (fitre, zekât, musahiplik gibi) toplumsal dayanışma işlevi görür. Böylece toplumsal dokuyu güçlendirir.
Laiklik Neden Gereklidir?
Toplumsal yaşamda çok önemli olan yukarıdaki işlevlerin sayısı daha da artırılarak, dinin gerekliliği ortaya konabilir. Ancak madalyonun bir de öbür yüzü vardır. Toplumların üretim biçimi ve yaşam tarzı, bireylerin ve toplumun bilgi tabanını oluşturur. Bu taban, bireylerin dünyayı ve olayları algılama biçimini ve bakış açısını belirler. İnsanlar bildiklerine ve algıladıklarına göre karar verir ve davranırlar. Yani bilgiler aynı ise benzer düşünür ve hemen hemen aynı kararlara varılır. Bu durum toplumsal uyumu kolaylaştırır. Oysa insanların farklı gen, coğrafya, iklim, tarih, kültür, eğitim düzeyi, sosyo-ekonomik düzey farklılığı vb nedenlerden dolayı algıları farklılaşır. Örneğin, bozkırda yaşayanlar daha akılcı ve gerçekçi iken, ılıman iklimde, deniz ve nehir kıyılarında yaşayanlar daha duygusal ve romantiktirler. Bir araştırmada, eğitim ve refah düzeyi yüksek konumda bulunanlar Tanrı’yı, “seven, koruyan ve bağışlayan” olarak algılayıp ona “sevgi” yoluyla bağlanırken, alt sosyo-ekonomik konumdakiler Tanrı’yı, “sert, katı, kuralcı ve cezalandırıcı” olarak algılamakta ve ona “korku” yoluyla bağlandıkları saptanmıştır.
Dinlerin emir ve yasakları kutsal kitaplarda yazılıdır. Onların okunması, anlaşılması ve yorumlanması gerekir. Kutsal metinlerdeki ifadeler bazen çok esnektir. Onu okuyanlar kendi paradigmalarına uygun olarak algılarlar. Mezhep, tarikat ve çeşitli görüş ayrılıkları buradan kaynaklanır. Örneğin, Kur’an’da geçen “ülül-emre itaat et” hükmünü (Nisa, 59) Farslar ve Türkler farklı yorumlamışlardır. İranlılar itaat edilecek olanın “din uluları” olduğuna hükmetmiş ve güçlü bir din adamları sınıfının doğmasını sağlamışlardır. Türkler ise “ülül-emr”in “devlet” olduğuna ve devleti yönetenlere itaat edilmesi gerektiği sonucuna vardıklarından, devlet güçlenmiştir (Akyol 1999: 143-145). Kısacası kutsal metinler okuyanlarca farklı biçimlerde yorumlanabilmektedir.
Din, ona inananların üretim ve yaşam biçimindeki farklılıklardan dolayı da insanlar arasında farklı biçimlerde anlaşılır, yorumlanır ve uygulanır. Bu farklı anlayışlar aslında bir düşünce çeşitliği yarattığından olumlu olarak değerlendirilebilir. Fakat bu yorum ve uygulamaların, dine ters düşen yanlış algılamalardan kaynaklanan yanlışları da olabilir. Tarihte din adına yapılan uygulamaların bir kısmı bunu gösterir. Dolayısıyla, dinsel yönetsel uygulamalar her zaman güvenilir olmayabilir. Yanlışlıklar, laik yönetimlerde de olabilir. Ancak bu yanlışlık onu yapanları bağlar, toplumsal bir kurum olan ve önemli işlevleri olan dini değil!
Öte yandan, yorumlamayı yapan kişinin paradigması çağdışı, dar görüşlü ve yöntem bilgisinden yoksun ise ve çıkarsamasını, “Tanrı böyle buyuruyor” biçiminde sunar, günlük sorunlar hakkında farklı görüşler ileri sürenleri din dışı (mürted) olmakla suçlarsa, hem dinsel hem de toplumsal ciddi sonuçlara yol açar. Tarih ve son yıllarda yaşadığımız gözlemler (dinsel akımlar arasındaki çatışmalar ve dinsel iddiası olan terör) bunu doğrulamaktadır.
Günümüzde İslamı yorumlayanların bazılarının, geleneksel mantığı kullanmaları veya bu mantıktakileri referans almaları, insan hakları ve günümüz demokrasi anlayışına ters düşen bir din yorumunun yerleşmesine neden olmaktadır. Elbette böylesi yorumlamalar çağdışıdır ve dinin toplum üzerindeki yönlendirici etkisi dikkate alındığında “gözlenen İslamı” da çağdışına itmektedir. Ayrıca, toplumsal gerilimlere yol açmakta ve kalkınma önünde ciddi bir engel de oluşturmaktadır.
Dinin çağdışı yorumlanmasının birçok örneği vardır ve bu durum kalkınma önünde ciddi engeller oluşturmuştur. Örneğin; Piri Reis'in ülkesinde, gün gelmiş coğrafya derslerinde harita kullanmak günah sayılıp yasaklanmıştır. Felsefe yapmak ve felsefe kitapları okumak günah sayılmıştır. 1580’de Takiyüddin’in uzay gözlemevi (rasathane) yıktırılmıştır. Tarla sulamak günah sayılmıştır. Dersliklerde oturaklı sıra kullanmak için çok uğraşılmıştır. Kadın neredeyse insan olmaktan çıkarılmıştır. Dünyanın ilk metrolarından biri olan İstanbul metrosu yapımı bittikten sonra yıllarca kullanılamamıştır; “diri diri toprak altına girmek memnudur” fetvasıyla. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Tüm bunlar ve aşağıda açıklanan zorunluluklar laikliği gerekli kılmaktadır.
Laiklik Nedir?
Laiklik; yönetimin, politikanın, eğitimin, devlet yönetimi ve toplum hayatının, hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılmasıdır. Cumhuriyetin laiklik anlayışının belirlenmesinde önemli katkısı olan S. Maksudi Arsal’a göre (1940: 44) laik devlet; “bütün vatandaşların dini akidelerine hürmet eden, fakat hiçbir dini diğer dinlere tercih etmeyen, her dine karşı aynı muameleyi yapan, din ve itikat sahasını fertlerin hususi işi telakki ettiği için dini zümrelerin dini işlerine müdahale etmeyen, hiç bir dini men etmediği gibi hiçbir dine hiçbir türlü muavenet dahi etmeyen, dinlere karşı bitaraf kalan devlettir.”
Laiklik; dinsel etkinliklerin, devlet, fikir ve ekonomik yaşamdan ayrı olarak ele alınmasını, devletin dinsel esaslara ve güce dayanmamasını, gücünü doğrudan doğruya ulustan almasını öngören bir kavramdır. Laiklik dünyayla ilgili işleri ve otoriteyi dinsel işlerden ve otoriteden ayırmaktır. Devlet, gücünü ulustan aldığından, en büyük dünyevi otoritedir. Bu yönden laiklik, dinin diğer dünyayla ilgili kurumları kontrol etmemesi ve dinin yalnız dünyayla ilgili etkinliklerin ötesindeki, gerçek dinsel hususlarla ilgilenmesini sağlayan, dinin hakkını dine, devletin hakkını devlete veren bir kavramdır.
Laiklik sadece dinle devlet, dünya ve ahret işlerinin birbirinden ayrılması değildir. Aynı zamanda, vicdan özgürlüğü ile başka inanç ve kanaatlere karşı hoşgörüyü, böylece her tür bağnazlığa karşı olmayı da içerir. Laiklik, ister doğal, isterse toplumsal olsun, her tür olay ve olgu karşısında nesnel bir tutum takınmak, hiçbir etkiye, önyargıya kapılmadan, gerçeği olduğu gibi algılayıp tarafsız olarak incelemektir. Bu ise bilimsel anlayıştan başka bir şey değildir.
Laiklik, evrensel bir değerdir ve eğitim yoluyla aktarılır. Değer, sosyolojinin kullandığı bir kavramdır. Bir sosyal grubun veya toplumun kendi varlık, birlik, işleyiş ve devamını sağlamak ve sürdürmek için üyelerinin çoğunluğu tarafından doğru ve gerekli oldukları kabul edilen; onların ortak duygu, düşünce, amaç ve menfaatini yansıtan genelleştirilmiş temel ahlâki ilke veya inançlara denir (Kızılçelik ve Erjem 1992: 99).
Laikleşme tarihsel-toplumsal bir süreçtir. Modern toplumda bireyin yaşamının çeşitli alanlarının din tarafından yönlendirilmesinin sona erdiği süreç anlamına gelir. Bu süreç, sosyo-ekonomik-kültürel ve politik düzenin dinsel kurumlardan bağımsızlığını, dinsel inanç açısından bilimin özgürlüğünü ve bireyin ahlâksal değerlerinin din otoritelerinden kopuşunu içerir (Kızılçelik 1996: 22).
Laik bir devlet yapısı neden zorunludur?
· Din, başta siyaset ve ticaret olmak üzere birçok alanda istismara açık bir kurumdur. İstismar, toplumsal açıdan önemli bir kurum olan dini ve dinsel değerleri zedelemektedir. Politikacılar, dini ve dinsel kurumları, insanların dinsel duygularından yararlanarak kişisel çıkarlarına alet edebilmektedirler. Laiklik bunu önler.
· Uygarlık tarihinde çeşitli dönemlerde çeşitli düşünce biçimleri toplumsal yaşamı belirlemiştir. Eski toplumlarda “gelenekler ve ruhban sınıflar”, Ortaçağ boyunca yine “din ve din adamları” toplumsal yaşamı, devlet ve toplumsal kurum ve kuralları belirlemiştir. Çünkü o dönemlerde sorun çözücü kurumlar onlardı. Güvenlik ve hukuk sistemlerinin yeterince gelişmediği dönemlerde bu sistemlerin işlevlerini de din kurumu karşılamaktaydı. Günümüz toplumlarında belirleyici olan “bilim”dir. Bilim, dogmatizme karşıdır ve ancak dogmatizmin olmadığı ortamlarda gelişebilir ve varolabilir. Devlet yöneticileri artık büyücülerden, din adamlarından değil, bilginlerden yararlanmak durumundadırlar.
· Toplumlar bir arada yaşamak zorunda olan ve böyle yaşadıkları sürece, gelişen, mutlu olan ve geleceğe güvenle bakarak kalkınabilen insan kitleleridir. Din esasına dayalı devletlerde karşı inançtaki kişiler (aynı dine mensup olsalar bile farklı mezhep ya da tarikatlarda bulundukları için) daima baskı altında tutulmuşlardır. Emeviler buna örnektir. Avrupa’da “Aydınlanma Çağı”ndan önce yıllarca süren din ve mezhep savaşları yaşayarak sonunda laiklik keşfedilebildi. Bizim de uzak ve yakın tarihimiz bunun acı örnekleriyle doludur.
· Laiklik, insan haklarının temelidir. Laik bir düzende gerçek inananlar ibadetlerini özgür iradeleriyle, baskı olmadan yapar ya da yapmaz.
· Laiklik, ulus olmanın temelidir. Laiklik olmadan uluslaşma bilinci olmaz, ümmetleşmeye eğilim olur. Böylece milliyetçilik de olmaz, ümmetçilik olur. Ümmetçiliğin ise günümüz dünyasında kültürel-nostaljik bir öğe olmaktan öte bir anlamı yoktur.
· Laiklik ulusal egemenliğin temelidir. Yöneticiler gücünü ulustan alır ve ulusa karşı sorumludurlar. Laik bir düzende yöneticiler kutsal kavramların arkasına sığınamazlar.
· Laiklik demokrasinin temelidir. Laiklik olmadan demokrasi olmaz, teokrasi olur. Demokrasi özgür düşünebilen, bağımsız kararlar alabilen, böylece kendi sorumluluğunu taşıyabilen bireyler gerektirir. Cemaatçi/kabileci toplumsal yapılarda “birey” ortaya çıkmaz, demokrasi de yerleşemez. Öte yandan cemaatçilik bir tarım toplumu örgütlenmesidir. Modern toplumda ulusal devlet vardır.
· Laiklik olmadan akılcılık, eleştirellik, özgür düşünce, bilimsellik olmaz. Bunların olmadığı toplumlarda gelişme ve modernleşme olanaksızdır. İnsan aklının laiklik sayesinde dogmatizmden kurtulmasından sonra bilimlerde patlama yaşanmıştır. Teknolojik gelişme büyük bir ivme kazanmış ve refah artmıştır. Bu bir rastlantı değildir. Dogmatik değerlerin belirlediği toplumlar tutuculaşır ve durağanlaşır. Her şeyi “dogmatik biçimcilik” belirlemeye başlar. Herkesin, “birilerinin” yaşadığı gibi yaşaması, düşündüğü gibi düşünmesi istenir.
Eleştirel düşünce konusunda İslam düşünce tarihinden de örnekler verilebilir: Göreceli olarak hoşgörünün olduğu dönemlerde Müslüman toplumlarda bilim ve felsefe gelişirken (Farabi, İbni Sina, Gazali, İbni Haldun, İbni Rüşt vb.), bağnazlık yoğunlaştıkça (XVI. yüzyıldan sonra) İslam coğrafyasında bilim ve felsefe etkisizleşmiştir. Skolastik düşünce, bağnazlık ve dogmatizmden ancak laiklik sayesinde kurtulunmuştur. Aynı tarihlerde bağımsız olduğumuz ve aynı koşulları paylaştığımız Arap ülkelerinden, zengin yeraltı kaynaklarına karşın, kalkınmışlıkta arayı açmamızda laikliğin payı tartışılamaz.
· Kalkınmanın önemli kurumlarından biri olan sanat da bilim gibi laik bir ortamda gelişebilir. Örneğin; ülkemizde bazı plastik ve ritmik sanatlar laiklikten sonra gelişmiştir.
· Ulusal birlik için ülkede hukuk birliği önemlidir. Din, mezhep ve çeşitli tarikatların kendilerine özgü fıkıhları vardır. Oysa laik hukuk herkese uygulanabilir yasalar ortaya koymuştur. Teokratik sistemde hukuk birliği kuramsal olarak yoktur ve bu adaletsizliğe, karmaşaya ve bölücülüğe yol açar.
· Laik ahlâk, toplumsal aklın ve toplumsal normların ürünüdür, “doğru ve yanlış”a dayanır. Dinsel ahlâk vahiy kaynaklıdır, “günah ve sevaba” dayanır. İnsanlar, toplumlar zamanla değişir, ahlâk anlayışları, değerler de değişir. Laik ahlâk eleştirilebilir, sorgulanabilir ancak dinsel ahlâk sorgulanamaz, Çünkü dogmadır. Değişmemesi gerekir. Değişecek olsa kendinden beklenen işlevleri yerine getiremez. Dinsel ahlâk anlayışındaki kişiler, kendilerinden olmayanlara eşit davranamazlar. Çünkü onları, gerçeği göremeyen, yoldan sapmış ya da düşkün yaratıklar olarak görürler. Kendisini çok şeyler bilen ve başkalarını “irşat” etmekle yükümlü sayan kişi, aynı zamanda karşısındakine tepeden bakmaktadır. Onu eşiti gibi görmemektedir. Bu çifte standartlı bir ahlâk anlayışına götürür. Bu durum insanlığın günümüzde ulaştığı erdem ve değerlere ters düşer. Bu gibi tutum ve davranışlar aynı zamanda toplumsal barışı bozucu girişimlerdir. Öte yandan, ahlâk anlayışının temelinde din tarafından sağlanan altyapının olduğunu da görmekteyiz. Örneğin “kısa çöp uzun çöpten hakkını alacak” söylemi, eşitlik anlayışının temelini oluşturmaktadır. Burada paradoks gibi görünen durum laiklikle aşılabilmektedir.
· Kültür tarihimizden kaynaklanan bazı olayların seyri de laikliği gerekli kılmaktadır. Osmanlı döneminde Ziya Gökalp’in saptadığı gibi, “Müslüman olmakla Araplaşmak” birbirine karıştırılmıştır. Arap yaşam tarzına ne kadar uygun yaşarsanız yani onları ne kadar “taklit” ederseniz o kadar Müslüman olmuş sayılırdınız. Bunun sonucu Osmanlıdan bugüne farklılaşarak kendilerinin “en Müslüman” olduğunu savunanların kıyafetleri ulusal değil, çarşaf ve cübbesiyle Roma, Bizans, İran ve Arap özentisinden başka bir şey değildir.
Buraya kadar anlatılmak istenen din ve laikliğin bir arada olmasının gerektiğidir.
LAİKLİK ve SİYASET
Gözlenen Laiklik: Kafa Karışıklığı
Laiklik, aydınlanma felsefesi ve modernleşme ile birlikte önem kazanmıştır. Türkiye’de laiklik Cumhuriyetin kuruluşundan beri toplumsal bir gerilim noktası olmuştur. Bu gerilimde laikliğe karşı hareketler başlangıçta modernitenin özümsenemeyişinden ve bilgisizlikten kaynaklandığı halde, son zamanlarda Türkiye üzerinde planları olan bazı ülkelerin stratejik hesapları dahilinde ülkeyi istikrarsızlaştırmak için beşinci kol faaliyeti olarak da kendini göstermektedir. Bir takım dinsel akımların Almanya, İngiltere ve ABD tarafından kollandıkları, yönlendirildikleri bilinmektedir. İran ve Pakistan’ın bir dönem “devrim ihracı” çabası da burada anılabilir. Bu ülkelerin Türkiye’de istikrarsızlık yaratarak kalkınmayı engelledikleri hatta bazılarının bir yandan da İslam dinini küçük düşürecek grup ve düşünceleri de desteklediği görülmektedir (Öztürk 2003: 93-100). “Türkiye’nin Kemalizm’den kurtarılmadan demokratikleşemeyeceğini” ileri süren AB parlamentosu, demokrasi adına cemaatlerin önünün açılmasını önermektedir.
Türkiye’de laiklik yıllardan beri siyasal gündemin başında yer alan bir konudur. Konu çok partili yaşama geçtikten sonra siyasal yelpazeyi biçimlendiren kavramlardan biri haline gelmiş, 90’lı yıllarda ise temel belirleyici olmuştur.
Türkiye’de konuyla ilgili güncel tartışmalardan çıkarılabilen bir sonuca göre, aslında aklı başında hiçbir kimse laikliğe karşı çıkmıyor. Ancak laikliğin uygulanışına yönelik eleştiriler var. Bu eleştirilere “eleştirel” olarak bakıldığında ise, laikliğin ya anlaşılmadığı ya da insanların kafalarının karıştığı/karıştırıldığı görülmektedir.
Laikliği savunan bir kısım bilim, sanat, felsefe, sivil toplum ve demokratik kitle örgütleri ile yönetim çevreleri, laikliğin yaşamsal önemine vurgu yapmakta ve onsuz bir “Cumhuriyet”in olamayacağını savunmakta ve kararlılıklarını sergilemektedirler. Bunlardan masonik, sabetayist ya/ya da Avrupa merkezli düşünen kişi ve grupları samimi bulmasak bile, bunların iktidarı etkileme, hatta bazen belirleme güçleri dikkate alındığında, bu kargaşaya körükle gittikleri bir gerçektir. Bu güçler laikliği yerleştirmek ve kitlelere mal etmek yerine, adeta karşı tarafı kışkırtarak ülkede huzuru bozma görevi üstlenmiş gibidirler.
Siyasal İslamı referans alan “bir kısım” çevrelerin de “kafasının karışık” olduğu gözlenmektedir. Bu çevreler bir yandan bilim, sanat, felsefe ve özellikle “devlet” ile karşı karşıya gelmek istemez ve “çağdaş uygarlık” yolunda ilerlemek isterken, öte yandan laikliği kılık-kıyafet gibi konularla açıklamaya çalışmakta, bu bağlamda “başörtüsü”nü nereye koyacağını, bunu nasıl açıklayacağını bilemez durumdadır.
Halkın kafasının netleşmesini sağlayacak olan kurum, örgün ve yaygın olmak üzere tüm cepheleriyle eğitim kurumudur. Ancak işin ilginç yanı, eğitim kurumunun da “kafası karıştırılmış”tır. 28 Şubat sürecinden sonra görüntüyü kurtarmaya yönelik sessizliğe rağmen, siyasal gündem, en çok (ve öncelikle) eğitim kurumunu sarsmıştır. Tartışan taraflar eğitimin en iyi ideolojik yatırım alanı olduğunun bilincindedirler. Buradaki ana düşünce de şudur: Eğitim kimin elindeyse, gelecek onundur. Eğitim bazen siyasetten bile daha siyasi bir alandır. Tarafların telaşı, gençliği nasıl bir geleceğin beklediği, ulusal bilincin gereğinin ne olduğundan çok kendi düşüncelerini gençliğe nasıl empoze edebileceklerine odaklanmış görünmektedir.
Kafaları netleştirecek kurum olan eğitim ve uygulayıcı olarak öğretmenlerin birçoğunun laikliğin “ne” olduğunu yeterince bilip bilmediği tartışılabilir. Çünkü laikliğin ya da buna yol açacak olan laik eğitimin “ne” ve “neden” olduğuna ilişkin açıklayıcı, bilgilendirici, hepsinden önemlisi felsefi, tarihsel ve kültürel dayanakları, Türkiye’de ve Türk aydını tarafından “yeterince” ortaya konmuş değildir. Ortaya konulanlar ise son yıllarda okula adeta girememektedir.
Tarihsel Arka Plan
Laik eğitimin Türkiye’de yerleştirilmesi konusunda yapılan çalışmalar, Cumhuriyet öncesi askerî-teknik okullar ve bazı iyi niyetli çabalar bir yana bırakılırsa, Atatürk’le başlamıştır denilebilir. Ancak Cumhuriyetin ilânından bugüne kadar, laikliğin Türkiye’ye özgü kuramsal temelleri yeterince atılamamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında laikliğin yerleşmesi için yapılan çalışmalar, taktik ve stratejiler zamanla unutulmuş, daha sonraları da durum yasaklarla idare edilmeye çalışılmıştır.
Türk aydınının sorumluluğunun ağır ve görevinin zor olduğunu belirtmek gerekir. Öncelikle her toplum gibi, Türk toplumunun da tarih, kültür, dünyayı algılayış biçimi ve daha da önemlisi dini, daha önce modernleşerek laikleşmiş diğer toplumlardan farklıdır. Dolayısıyla, “aktarma laiklik” yapılamaz. Laikliğin ülkenin kendi koşullarına uygun olması ve ulusal kültürle eklemlenmesi gerekir. Diğer ülkelerde de böyledir. Her ülkenin laiklik kavrayışı birbirinden farklıdır (Arslan 2005). Türkiye’nin dünyadaki “ilk ve tek laik ve demokratik İslam ülkesi” olması da, aydınların başkalarının deneyimlerinden yararlanma gibi bir olanağı büyük ölçüde ellerinden almıştır. Öte yandan, Türk aydını “laik Cumhuriyete rağmen” bunu temellendirecek özgür ortam bulamamış, hatta engellenmiştir. Bu engellemeler 1945 sonrası başlamış, 12 Eylülcü paradigmayla iyice artmıştır.
Atatürk, 30.8.1925’te Kastamonu’da yaptığı bir konuşmada şöyle der: “Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.” Atatürk bu görüşünü başta eğitim olmak üzere yaşamın her alanında uygulamış, bu bağlamda laikliğin erdemini vurgulamış, gereğini yapmış, yapılmasını sağlamıştır.
Türkiye’de laiklik Anayasaya girmeden önce eğitim kurumlarına girmiştir. 1926 yılında Millî Eğitim Bakanlığı’nın yayınladığı bir genelgede “Türkiye’de herkesin millî ve dünyevi, modern ve demokratik bir terbiye alması esastır” deniliyordu (Sakaoğlu 1992: 34-35).
Derinden süren laiklikle ilgili gelenekçi muhalefetin yükselmesi ve 90’lı yıllarda başörtüsü/türban konusunun ülke gündeminin can alıcı maddesi olmasının nedenleri ne olabilir?
Batı ve İrtica
Bir ülkede olup bitenler uluslararası konjonktürden bağımsız açıklanamaz. Söz konusu ülke Türkiye olunca, jeopolitik hesaplarda daima dikkate alınmak durumundadır. Türkiye; Avrasya anakarasının Asya kilidi, Ortadoğu ve İslam dünyasının en büyük gücü ve tarihsel nedenlerden ötürü lideri, Osmanlı’dan kalma geniş bir kültür coğrafyasının etkileyicisi, geçmişte süper devlet olma duygusunu yaşamış ve bu duygusu hâlâ taze olan, emperyalizme karşı bir kurtuluş savaşı vermiş ve sömürgecileri ne pahasına olursa olsun kovalamış bir halk, kaynakları çok zengin bir ülkedir. Böyle bir ülkenin Ortadoğu, Kafkaslar ve Asya’da hesapları olan ülkelerin (bunlar özellikle ABD ve bazı AB ülkeleridir) çıkarları gereği güçlü olmaması gerekir. Zayıflaması için sıcak savaşa gerek kalmadan, enerjisinin önemli bir kısmını içeride harcaması gerekir. Son yirmi yılda ülke gündemini işgal eden konulara (etnik ayrılıkçılık, laiklik karşıtlığı, cemaatçilik, türban...) bakınca ülkenin “sürdürülebilir istikrarsızlığı” için her türlü psikolojik savaş aracına başvurulduğu görülür. Batılı ülkelerin gündemimizdeki bu konularda istikrarı bozan unsurları çeşitli biçimlerde desteklediği bilinmektedir. Bu destek lojistik olduğu kadar siyasal ve entelektüel destek biçiminde de sürmüştür.
Bu noktaya kısa sürede gelinmiş değildir. 1940’larda Batıya yönelen devlet yönetiminin ilerleyen soğuk savaş yıllarında çıkarlarını Batı ile bütünleştiren ve adeta Batı tarafından “rehin alınan” (27 Aralık 1949 tarihli ABD ile imzalanan ve hâlâ yürürlükte olan eğitim anlaşmasına dikkat çekmek isterim-Resmi Gazete; 7460) egemen sınıf, “ortaçağ kalıntılarıyla” ilgilenmeyi bırakıp Batı bloğunun önüne koyduğu gündemle ilgilenmiştir. Modernleşmeyi sağlayamayıp, ekonomide montaj, kültürde öykünmeci, bilimde aktarmacı, siyasette popülist olunca, daha yerli, geleneksel ve Batı tarafından kısmen kollanan siyasal İslamcı muhalefetin kontrolünü elinden kaçırmıştır.
Bir takım tarikatların özellikle 50’li yıllarda yeniden canlanışı, Türkiye’nin tam bağımsızlıkçı Kemalist dış politika çizgisini terk ederek “Küçük Amerika” hayalleriyle bezenmiş bir yörüngeye kaymasıyla bağlantılıdır (Işıklı 1999: 397).
1960 ve 1970’li yıllarda gelişen siyasal anlayışların her yola başvurarak iktidardan uzak tutulmaları, toplumda gelir dağılımındaki adaletsizliğin düzeltilmek bir yana giderek bozulması, uygulanan ekonomi politikalarıyla tarımın çöküşü ve köyden kente hızlı ve kontrolsüz göç gibi nedenler de buna eklenince geçmişte “hakça, eşitlikçi düzen”i savunan solun yerini ütopik karakterdeki “adil düzen”i savunanlar almaya, kitleler o yöne akmaya başlamışlardır.
Bunların üzerine bir soğuk savaş stratejisi olan “yeşil kuşak projesi”nin 12 Eylül sonrasında uygulanmaya konulması, Türkiye’de özellikle başını Siyasal İslamın çektiği “Ilımlı İslamın” yükselmesine yol açmıştır. Ilımlı İslam ise emperyalist odaklarla barışık, ulusal duyarlığı zayıf, dolayısıyla “küresel sistem” lehinde olan, “evcil”, böylece Batı açısından zararsız bir İslam anlayışıdır.
Uygulanan Batı yanlısı politikalar Türkiye’yi bölgesel güç olmaktan alıkoymuş, komşusu ve kültürel akrabalığı bulunan İslam ülkelerinden uzaklaştırılmasına yol açmıştır. Bu sonuç, 20. yüzyılın başına kadar büyük ölçüde aynı bayrak altında (Osmanlı) yaşayan İslam toplumlarının parçalanma ve Batı karşısında güç kaybına yol açmıştır. Türkiye, yüzlerce yıl liderliğini yaptığı İslam kültür ve ekonomik coğrafyasından koparılmıştır. Bütün bu sonuçlar siyasallaşan İslamı ya da İslamcı muhalefeti güçlendirmiştir.
Öte yandan, içerideki egemen sınıf içinde yer alan ve Batıyla dirsek temasında olan batıcı/masonik/sabetayist ittifak, yeşil kuşak oluşumu için geliştirilip, soğuk savaşın bitişi ile “elde kalan” ve kontrolden çıkmakta olan İslamcı yapılanmaya, emperyalist destekli ayrılıkçı terörle uğraşan Kemalist ulusal güçleri de yanına katarak 28 Şubat 1997’de “dur” demeye çalışmıştır. Kamusal alanda görünürlüğünü ve sokak hakimiyetini önemli ölçüde yitiren İslamcı muhalefet, nedenlerle değil, sonuçlarla uğraşan politikalar yüzünden, diğer partilerin yıpranmışlığı ya da iktidar korkuları yüzünden, dış desteği de yanına alarak seçimlerde iktidara gelmenin yollarını bulmuştur.
Türk toplumu, modernleşme sürecinin yarattığı değişimin sarsıntısının etkisiyle geçmişte denenmiş ve daha güvenilir toplumsal yapıştırıcı olarak gördüğü dindarlık ve milliyetçilik değerlerine yönelmiştir. Bu yönelişte emperyalist Batının toplumu çözme, kimliksizleştirme ve yapay kimliklere ayırma politikasını da sezmiş gibidir. 60’lı yıllardan itibaren Batıya kafa tutan ya da Batı karşıtı olan hareketlere/siyasal oluşumlara sempati duyar hale gelmiştir.
Bu süreç içinde Batının kültür ve zihin inşa politikalarının “yeşil kuşak”, “insan hakları” ve demokrasi” projelerini uygulamalarına tanık olunmaktadır. Vaşington’da kurulu olan IRFC (International Religious Freedom Committee/Uluslararası Din Özgürlüğü Komitesi)’nin din özgürlüğünü engelleyen ülkelere yaptırım uygulama önerileri gelmiş, yıllık din özgürlüğü raporlarıyla hedef ülkeler sıkıştırılmaya başlanmıştır (Yıldırım 2004: 408).
Küresel güçler toplumları atomize etmek için ayrılık yaratabilecek her fırsatı değerlendirmekte, din, mezhep ve etnik farklılıkları çatışma noktasına getirmekte, bunu “insan hakları” ve “demokrasi” maskesiyle örtmeye çalışmaktadır. Laikliği yozlaştıran en büyük güç emperyalizmdir. İrtica sırtını emperyalizme dayamış ve şimdilerde “ılımlı” İslamın yerleştirilmesine çalışmaktadır (Yıldırım 2004; Altaş 1999: 454; Kızılçelik 2003). “Büyük Ortadoğu Projesi”nde Türkiye’ye rol biçilmektedir.
Batılı birçok entelektüel, sivil toplum kuruluşu ve istihbarat görevlisi (örneğin Graham Fuller, Samuel Huntington, George Soros) yayınlarıyla Türkiye’deki dinsel hayatın üniterliğini bozmaya ve yerli İslamcılara entelektüel destek vermekte, yol göstermektedirler (Hablemitoğlu 2003; Öztürk 2003; Yıldırım 2004). Onlara göre, Türkiye Kemalizm’den kurtulmalı, dinsel hayat cemaatlere bırakılmalı, laiklik yerine “ılımlı İslam” uygulanmalıdır. Burada bazı Alman yazarların sözlerine yer verilebilir (Öztürk 2003: 93-99):i”Laiklik dinsizliktir” (Hartmet Dreier), “Türban, namuslu kadının sembolüdür” (Peter Heine), “Türkler ya Müslümandır ya Kemalist” (Guido Kraemer), “Sekiz yıllık eğitim reformunun arkasında İslam düşmanlığı vardır” (Wulf Schönbohm).
Geleneksel, Modern ve Modern Sonrası
Tofflercı açıklamaya göre (Toffler ve Toffler 1996) insanlık, tarihin ileri akışı içinde İlkel Toplumdan Tarım (geleneksel) Toplumuna, Tarım Toplumundan Sanayi (modern) Toplumuna, oradan da Bilişim Toplumuna doğru yol almaktadır. Her toplum tipinin yapısı ve kültürü farklıdır. Türk toplumu ağırlıklı olarak hâlâ bir tarım toplumudur ya da sanayi toplumuna kısmen geçmiş olsa bile, kültürel değerler bakımından geleneksel değerleri korumaktadır. Sanayi toplumunun kültürü (modernite) yeterince içselleştirilememiştir.
Türkiye hem tarım, hem sanayi, hem de bilişim toplumunu yaşayan, onun kültür ve değerlerini geliştiren, savunan insanların bir arada bulunduğu bir ülkedir. Bugün yaşadığımız kültür çatışmalarının altında yatan önemli nedenlerden birisi de budur.
Modernleşmeden modern ötesine geçilemez. Tarihsel akış içinde ilerlerken süreçlerde hızlı geçişler yapılabilir, ancak sıçramalara yer yoktur. Yani, tarım toplumundan sanayi toplumunu ve onun kültürel mantığını (modernleşmeyi) atlayarak bilişim toplumuna geçilemez. Geleneksel toplumdan geçiş aşamasında olan Türkiye önce modernleşmelidir. Modernleşmenin getirdikleri ise; laiklik, bilimsellik, sanayileşme, kentleşme, uluslaşma, kitle eğitimi, kadının özgürleşmesi, örgütlü ve temsili demokrasidir. Modern toplumlar bunları içselleştirmiş toplumlardır. Atatürk devrimlerinin altında yatan da modernleşmeyi sağlamaktır.
Gelişmekte olan toplumlar, tanım bakımından içlerinde modernlerin az, geleneksellerin çok olduğu toplumlardır. Bu kavramsal çerçeve içinde “modernler” hem gereksinimlerinde hem de değerlerinde değişikliğe kendini adayanlardır. Geleneksel normlara bağlılığı bakımından biricikliğine olan kanı ve sapmaya uygulanan toplumsal cezalar tarafından çoğu zaman modernler kendi kültürlerinin dışına atılırlar (Kelley 1967: 139).
Gelenekler ve geleneksel ilişkiler, bireysel ve toplumsal düşüncenin oluşumunu büyük oranda etkiler ve biçimlendirir. Gelenekler tartışmasız benimsenen bir inanç türüdür ve niteliği itibariyle tutucudur. Yine gelenekler, güçlü biçimde ayakta kalabilmek için kendilerini din ile irtibatlandırır. Böyle olunca dinin dokunulmazlığından da yararlanır ve taşıllaşır. Oysa bilimsel çaba, niteliği gereği yenilikçidir ve özgür bir çevre ister. Gerçeğe ulaşabilmek için her şeyi sorgulamak, araştırmak ister.
Modernliğin “olmazsa olmaz” koşulu olan laiklik, dinsel ve büyüsel nitelikli toplumsal denetim biçimlerinin yerini akla ve (pozitif) bilime dayalı denetim biçimlerinin almasından yana olan ve özellikle dinsel ve dünyasal otoritelerin birbirinden ayrılmasını, dinsel aktivite alanlarının bireysel alanla sınırlı kalmasını benimseyen anlayıştır (Kızılçelik 1996: 22).
Kalkınmak ve bunun için modernleşmek isteyen bir toplumun en önemli aracı eğitimdir. Öyleyse eğitim, tercihini modernleşmeden yana koymak durumundadır. Bu durum gelenekselin tamamen dışlanması ya da geçmişten yararlanmama değildir. Geçmişten yararlanmak da geçmişe takılıp kalmak hiç değildir. Geleneksel ile modern arasında sağlıklı bir dengenin kurulması demektir. Geçmişten yararlanabilme, geçmişten süzülerek gelen gelenekleri yeniden aklın süzgecinden geçirme cesareti ve olgunluğunu gösterebilmeye bağlıdır. Bu cesaret ve olgunluğu gösteremeyen toplumlar geleneklerin altında ezilmeye mahkûm olurlar (Aydın 1998: 72).
Kalkınma İçin Nasıl Bir Eğitim Politikası
Modernleşme ile özdeşleşen laik, akılcı ve demokratik düşüncenin oluşabilmesi bir kültür sorunu, bu kültürün yaşama geçirilmesi de bir eğitim sorunudur. Bu bakımdan Atatürk devrimlerinin asıl önemi, bilimselliğe yol açan demokratik ve laik bir uygarlık tasarımı olması, “yaşamda en gerçek yol gösterici olarak bilimi” görüp, topluma ya da kültüre kalkınma için bilimsel düşünce boyutu katabilmesidir.
Laiklik akılcılığı sağlar. Akılcılığın dayanağı ise eleştirel düşüncedir. Eleştirel düşünceye göre de tek doğru değil, doğrular vardır. Eleştirel düşünce, her tür saplantıdan, bağımlılıktan arınmış düşüncedir. Bu nedenle, “tek doğru benimkidir” diyen her türlü zorlamacı, dayatmacı görüşe kuşkuyla yaklaşmaktadır. Bugünün kalkınmış ülkeleri bu yoldan giderek bilimi ve felsefeyi geliştirebilmiş, Yeniçağın, aydınlanma çağının, kapılarını açmış, bilişim çağına yönelmiştir.
Sanayi devrimini kendi iç dinamiği ile gerçekleştirmiş ülkelerde bu sonuçlar kendiliğinden ortaya çıkmakla birlikte, bu süreci başlangıcında doğal olarak yakalayamamış (Türkiye gibi) ülkelerde ise bu kavramlar başlangıçta ülkelerin aydınları ya da ileri görüşlü devlet adamları tarafından tepeden inme yerleştirilmiş ya da varılan noktanın (Rönesans, aydınlanma, sanayileşme, rasyonalizm) etkisiyle olsa bile, sonraki süreçte kapsamlı bir kitlesel eğitimle yetişen geleceğin kuşaklarına yerleştirilmiştir. Yurttaşlar laik ve demokratik bir dünya görüşüyle donatılmış, demokrat kişilikler oluşturulmuştur. Çünkü laik bir insan demokrasiyi benimseyebilir ve demokrasiyi içselleştirmiş bireylerden oluşan toplumlar da kalkınma için uygun bir ortamı yakalayabilirler.
Inkeles ve Smith, modernleşmenin sosyo-politik bir süreç olduğunu ve ancak bir ülkedeki insanların tutum, değer ve inançları benimsemeleriyle mümkün olabileceğini ileri sürmektedirler (Akt. Fagerlind ve Saha 1989: 76).
Modern bireyleri modern bir eğitim süreci sağlar. Armer ve Youtz’un saptamalarına göre, Batı tipi (laik) okulun eğitim programı modernleşmeyi yaratmaktadır. Dine dayalı okullarda geleneksel pedagojik tekniklerin kullanılması, ezbere öğrenme, daha ileri düzeyde kavrama yeteneğinin gelişmesini ve yaratıcı düşünmeyi engellemektedir. Bu etki söz konusu okullarda okuyan çocukların modern okullara transfer edilmeleri durumunda da sürmektedir. Nedenin pedagojik mi, sosyal mi olduğu çok açık olmamakla birlikte erken yaşlarda din okullarına gitmenin çağcıl değerlerin sonradan kazanılmasını engelleyici olduğu gözlenmektedir (Akt. Aydın 1996: 111). Yine aynı araştırmada; din okullarına altı yıldan fazla devam eden öğrencilerin, altı yıldan daha az devam eden öğrencilere göre daha düşük puan aldıkları görülmüştür. Bu sonuç, din okullarındaki eğitim süreci uzadıkça, öğrencilerin çağcıl değerlere karşı daha olumsuz bir tutum geliştirdiklerini sergilemektedir (Akt. Aydın 1996: 112). Bu durum dinsel nitelikteki bir eğitimin modernleşmeyi engellemek ve geleneksel tutum ve davranışları güçlendirmek gibi bir sonuç yarattığı anlamına gelmektedir.
Çağımızın en belirgin özelliği değişimdir. Bugün değişimin en belirleyici özelliği ise onun hızıdır (Toffler ve Toffler 1996: 8). Oysa geleneksel eğitim, koruyuculuk/ muhafazakârlık özelliği nedeniyle genellikle bireylerin değişime karşı olumlu tutum takınmalarını engelleyebilmektedir.
Toplum için eğitim, toplumsal kalıpların değişmezliği ilkesi gereği düşünceyi belli kalıplar içinde tuttuğundan, özgün düşünce üretimi zorlaşmaktadır. Düşünce, dinsel bir ideoloji haline geldiğinde, eğitim bu ideolojik kalıbın değişmezliği ve mükemmelliğiyle bireyi bilgilendirir. Bu kalıbın dışına çok az kişi çıkabilir ve onlar da diğerleri tarafından boğulur. Bireye eğitimle “ne” yüklenmişse açılımını o doğrultuda yapar.
Laik Eğitim ve Dinsel Eğitim
Eğitim sistemlerinde din dersinin yer alış biçimi, dine bakış, dinî kültürel yapı, din-devlet ilişkisi, yönetim anlayışı gibi birbiriyle ilişkili süreçlerin ortak bir etki alanıdır (Arslan 2005).
Burada “din eğitimi” ile “dinsel eğitim”in birbirinden ayrılması gereği ortaya çıkmaktadır. Din eğitimi, insanlık ailesinin, bireyin içinde bulunduğu toplumun ya da mensubu bulunduğu dinin işlevleri, ortaya çıkışı, emir ve yasakları, erdemleri konularında bilgilendirilmesi amacıyla yapılır. Din eğer toplumsal bir gerçeklik ise (ki öyledir) ve bir takım toplumsal işlevleri yerine getiriyorsa (ki getirmelidir), öyleyse eğitiminin de verilmesi gerekir. Bu da eğer okullarda yapılacaksa, ulusal bir bakışla, bilimsel olarak yapılmalı, seçimlik olmalı ya da inanç farklılıkları dikkate alınarak, mezhepler üstü bir anlayışla verilmelidir.
Dinsel eğitim ise; olay, olgu ve nesneleri bilimin değil, dinin (ya da dini merkeze alanların) bakış açısıyla açıklamaktır. Örneğin, yağmurun oluşumunu, suyun buharlaşma-yoğunlaşma olayı olarak değil de, Tanrı katında duası kabul olan insanların duaları sonucu olduğunu kabul etme ya da böylesi bir açıklamayı yeğleyici bir eğitimdir. Bu aynı zamanda bilimsel olmayan bir eğitimdir. Ancak durum örnekteki kadar basit değildir. Sıradan ya da az eğitim görmüş birey bunu kavrayabilir. Ancak daha karmaşık bilimsel konular gündeme gelince bu kadar kolay olmamaktadır. Örneğin, evrim kuramı ve genetikte olduğu gibi.
İnsanı merkeze alan laik bir eğitim anlayışı tüm insanların eşit, saygıdeğer, öğrenme ve gelişmeye açık olduğunu savunurken, din merkezli bir eğitim anlayışı insanları inanan-inanmayan, dindar-dinsiz olarak ayırarak, bir kısmını üstün ve değerli, diğerlerini ise sapkın, aşağılık, hatta düşman ilân edebilecektir. Böylece toplumda birinci ve ikinci sınıf insanlar ortaya çıkacaktır. Bu durum insanlığın günümüzde ulaştığı erdemlere ve bunlardan biri olan insan haklarına aykırıdır.
Kalkınmayı sağlayan araçlardan en önemlisi bilimdir ve inançların gölgesinde bilim yapılamaz. Burada bilim ile dini karşılaştırmak, çelişkilerini ortaya koymak gereksizdir. Çünkü farklı kurumlardır ve farklı kulvarlarda koşmaktadırlar.
Laik Eğitimin Özellikleri
Laikliği benimsemiş bir toplum, laik eğitim kurumlarında ve laik bir eğitimle yetiştirilebilir.
1. Öğretmenin bilgi aktardığı, dayakçı, ezberci bir eğitim sürecinden çıkan bireyler, eğitim sistemimizin hiç de amaçlamadığı, bilerek ya da bilmeyerek demokrasi karşıtı olabilen ve hangi ideolojiden olurlarsa olsunlar, monist düşünceli insanların kolayca işleyebileceği kıvama gelmekte ve yüzeysel düşünceli olmaktadırlar.
Ezbercilik, yozlaşan medrese eğitiminden kalma, okullarımıza sinmiş bir alışkanlıktır. Medrese bir ortaçağ kurumu olarak dinsel eğitim yürütmekteydi. Dinsel eğitim anlayışında ezberlemeye fazlaca başvurulur. Çünkü ezberleme, dinsel düşünüşün yapısına uygun bir yöntemdir. Akıl yürüterek kavranması yerine, inanılması, iman edilmesi istenen düşünceler en iyi biçimde “ezberlenerek” aktarılabilir. Günümüzde de ezberci yöntemlerle eğitilen insanlar, adeta “bilime iman” etmekte, savunduğu “ideolojiye iman” etmekte, oy verdikleri siyasal “partiye/lidere iman” etmektedirler. Bunun sonucunda “hakikat”i aramayan, güdümlenmiş insan tipleri ortaya çıkmaktadır. Bunu sağlayan öncelikle ezberci öğretim yöntemleridir.
Ezberci ya da “tekrara dayalı öğretme yöntemi”nin ağırlıklı olarak kullanıldığı eğitim sürecinde yetişen bireyin diğer yöntemlerle yetişen bireylerden farkı, öğrenmeye karşı duyduğu tepkidir. Böyle bir kişi öğrenmekten zevk almaz. Dolayısıyla bellemiş olduklarına sıkı sıkıya sarılır. Bu tür eğitim almış kişilerin temel özelliği dayatmacı oluşları, uzlaşma yetilerini kaybetmiş olmalarıdır. Tekrara dayalı belletmenin dayatmacı niteliği, ne denli iyi eğitim almış olurlarsa olsunlar, kişilerde zorbalık eğilimleri yaratmaktadır (Titiz 1997: 3). Böylesi yurttaşlardan oluşan bir toplumda laiklik de demokrasi de gelişemez. Kalkınma da, olanaksız olmasa bile, olması gerektiği kadar olmaz.
2. Laik eğitim dinsizlik eğitimi değildir: Şu ya da bu dinsel inanç olmazsa laiklik kavramına gerek kalmaz. Çünkü laiklik doğrudan doğruya inançlara ve onların varlığına dayalı bir kavramdır. Bu nedenledir ki, laik eğitim dinsizliğe, ateizme davetiye çıkarmaz. Laik düşünce adına dinin bir safsatalar sistemi olarak algılanmasına izin vermez. Daha da önemlisi, böyle bir yaklaşımı bir öğretim programına dönüştürmez (Özgen 1994: 115).
Laik eğitimin işlevi, dini karalamak değil, önemli toplumsal işlevleri olan dinin kötüye kullanılmasına, sömürülmesine karşı önlemler üretmektir. Dinin insanları korkutmak ve onları denetim altında tutmak için kullanılmasının yanlışlığını sergiler. Bu tavrıyla laiklik “dine saygı” anlamında yorumlanabilir. Laik eğitim, doğası gereği toplumda hoşgörü ortamı yaratmayı, bölücü değil birleştirici olmayı ilke edinmiştir. Kendini “dinsizleştirmeci” olarak sunması, yeni ayrışmalara neden olur.
3. Laik eğitim, dinsel inançların varlığı ve özgürlüğü için bir güvencedir: Laik eğitimcinin ilkesi şudur: “Başkalarının inançlarına, düşüncelerine saygılı olan, aklı rehber edinen herkes, hangi din ve inançtan olursa olsun, laiktir.” Nerede laik eğitim varsa orada vicdan özgürlüğü vardır. Ancak nerede dinsel eğitim varsa orada laik eğitime yer yoktur.
4. Laik eğitim insanı özeğe alır: Eğitimde bireyin yerine dogmaların ya da öğreticilerin konulduğu zaman, kişinin kendine güveni gelişmemekte, topluma uyumu güçleşmektedir. Yaratıcılığı önlenmektedir. Özgür düşünce, özgür soru sorabilmekten geçer. Özgür soru sormak, özgür bir ortamda mümkündür. Böylesi bir ortamın laik ve demokratik içerikli olması gerekir.
5. Laik eğitimde temel öğe nesnelliktir: Öğrencilere önyargılarla gerçeğe ulaşılamayacağı anlatılmalıdır. Laik eğitimde kendi görüş, inanç ya da çıkarına uymuyor diye, gerçekler saklanmamakta, çarpıtılmamaktadır. Barış ve uzlaşmaya ancak doğrulukla varılabileceği telkin edilir. Doğruluğun da nesnellik olduğunun altı çizilir (Özgen 1994: 110).
İnsan doğası gereği, kendine üstünlük ve ayrıcalık tanıyan inanç ve düşünce akımlarına karşı zaaf taşımaktadır. Üstün olmanın gururu ile kendini diğer insanlardan farklı görmenin yarattığı tatmin duygusu, beraberinde zayıf ve aşağı olana hükmetme arzusunu da getirmektedir (Serter 1997: 36). Bunun sonucu olarak laik olmayan bir eğitimden geçen kişi, kendisini doğru yolda, kendisi gibi olmayanları ise batıl, yoldan sapmış, düşkün yaratıklar olarak görür. Bunun anlamı, kişinin “ötekini” yola getirme hakkını kendinde bulması, cihat etmesidir.
6. Laik eğitimde tüm eğitim kurumlarında “eleştirici” ve “yenilikçi” düşüncenin oluşturulmasına ve yaşama geçirilmesine çalışılır (Özgen 1994: 110): Laik düzen okullarında öğrencilerin ilgi ve istekleri baskı altında tutulmamaktadır. Hiçbir öğrenci söz ve davranışları nedeniyle yargılanmamaktadır. Üstelik öğrenciler, eleştirel düşüncelerinden dolayı kovuşturulmayacaklarını bilmektedirler. Laik eğitim sisteminde düşünce ve inançların baskı yoluyla değiştirilemeyeceğine, engellenemeyeceğine ya da değiştirilmek istenmesine kesinlikle karşı çıkılmaktadır. Bunun hem insan onuruna, hem insan haklarına zıt bir durum olduğu vurgulanır. Bu nedenle dinsel eğitimdeki gibi korkuya başvurulmamaktadır. “Tanrı’nın gazabı” ya da “cehennem narları” gibi korkutmalara yer verilmez.
Baskıcılıktan özgürleşen eğitim ve bilim kurumları, aynı zamanda topluma, görüp duymaya alışık olmadığı gerçekleri öğrenme ve ona göre kendinde gerekli düzeltimler yapma, böylece yeni koşullara zamanında ayak uydurma olanağı da sağlar (Ozankaya 1994: 235). Laik eğitim, insanlara yenilikleri “bidat” sayarak karşı çıkmayı değil, kendini yenileme işlevini bir görev olarak vermektedir.
7. Laik eğitimin öğretim programları dogmalar değil, bilimsel bilgiler üzerine kurulmuştur: Programlarda katı ve değişmez bilgilere yer yoktur. Bu programda tek ve değişmez doğru olmadığı, cansız maddenin bile bir yandan çözülüp dağılırken, diğer yandan da yeni biçimler altında örgütlenmekte olduğu anlatılmaktadır. Bu nedenle öğrenciler, sürekli değişim gösteren gerçekliğin, “değişmez açıklaması” olamayacağını anlamaktadırlar.
Laik eğitim, bilimsel bilgiden ve akılcı gelişmelerden uzak kalmanın, toplumları durduracağının bilincindedir. Bireyin gelişmesini önleyeceğinin farkındadır. Bu nedenle yazgıcılığı değil, akılcılığı yerleştirmekten yanadır.
Laik eğitim sisteminde “neden-sonuç” öğeleri arasındaki ilişkiler, akılcı mantık ya da deney yöntemleriyle açıklanmaktadır. Geleneksel eğitimde olduğu gibi iman veya inanç öğeleriyle değil. Laik eğitim “nedensellik”, dinsel eğitim “ereksellik” arayışındadır.
8. Laik eğitimde kuşkuculuk egemendir: Bilinen doğrularda bile hep “acaba?” sorusu akla takılı durur. Hem öğretmenler, hem öğrenciler kendi bildikleri doğrular dışında doğru aramazlarsa gerçeği bulamayacaklarının bilincindedirler. Bu sonuç öğretim yöntemlerine de yansımış bulunmaktadır. Örneğin öğretmenler bilimsel bir konuyu işlerken bile, anlatımların “şuna göre”, “buna göre”, “koşullar değişmezse”, “yeni yaklaşımlar ortaya çıkmazsa” gibi çekincelerle sergilemektedirler (Özgen 1994: 112). Böylesi bir tutum öğrenciler arasında bir çeşit tartışma geleneği de yaratmaktadır. Öğrenciler “acaba”larla tüm otoriteleri sorgular ve tartışır duruma gelebilmektedirler.
Bilimde temel, belgelemek veya kanıtlamaktır. Dinde ise inanmak, iman etmektir. Bu bakımdan dinsel tavırla bilimsel tavır arasındaki ayrımı şu cümlelerle dile getirebiliriz (Batuhan 1997: 146):
a) P’ye inanmalısın, zira Kutsal Kitap (veya dinî otoriteler) P’nin doğru olduğunu söylüyor;
b) P’ye inanabilirsin, ancak ve ancak P’nin doğru olduğunu yeterince (yani şüpheye yer bırakmayacak ölçüde) kanıtlayan belgeler varsa. Bu yaklaşımlarda görülen şudur: Bilimsel tavrın erdemi kuşkucu olmak, dinsel tavrın erdemi ise iman etmektir.
Bu durum yöntem sorunundan kaynaklanmaktadır. Bilimde yöntem, gerçeğin ya da doğrunun araştırılmasında tutulan yoldur, işe kuşkuyla başlar ve elde ettiği sonucun da “görece” olduğunun bilinci içindedir. Bu açıdan din ile bilime baktığımızda temel tavır ayrılığı vardır: Bilimde kural “belgelemek” ya da “kanıtlama”, dinde ise “inanmak”, “iman etmek”tir. Dinsel tavırda seçme özgürlüğü tanınmaz. Çünkü, Tanrı’nın kefil olduğu bir şey, “kuşku ve tartışma” konusu olamaz. Bilimsel tavırda ise her sav karşısında kuşkucu olmak bir tür bilim ahlâkı sayılır (Tanilli 1997: 164).
9. Laik eğitimin önemli göstergelerinden biri de “karma eğitim”dir: Eğitim sisteminin laikliği, karma olmasıyla da ölçülebilir. Çünkü karma eğitimle; öğretim, kız-erkek birlikteliğinde daha sağlıklı oluşabilmekte; kadınların erkeklerle birlikte eğitilmeleri kadın erkek eşitliğini yaşama geçirmekte, kaç-göçü ortadan kaldırmakta, dengeli kişilikler oluşmakta, toplumsal kaynaşma ve bütünleşme artmakta ve demokrasinin yolunu açmakta; eğitimin ve sonuçta diğer sosyal hizmetlerin maliyeti azalmaktadır.
10. Laik eğitim toplumcu ve demokratiktir (Özgen 1994: 113): Laik olmayan bir eğitim sisteminin ne demokratik olma, ne de demokrasiye hizmet etme olanağı vardır. Öte yandan laik bir eğitimi ancak demokrasi destekleyebilir. Sınıflarda demokrasi tüm kurallarıyla öğrencilere yaşatarak öğretilmelidir.
Eğitimin ulusal (millî) olması, demokrasinin gelişmesi ve ulusal kalkınmanın sağlanabilmesi için eğitimde sınıf içi etkinliklerin yukarıda açıklanmaya çalışıldığı gibi gerçekten laik olmasını gerektirir.
11. Laik eğitim, aynı zamanda toplumsal barışın ve ulusal birliğin de vazgeçilmez gereğidir. Çünkü her değişik din, mezhep, inanç ve cinsiyetten yurttaşların okullara eşit biçimde devam etmeleri, okulların inanç ve görüşler arasında ayırım yapmamasına, laik eğitime bağlıdır.
Laik eğitim, dinsel inançların sürebilmesi, insanların kendi özgür iradeleriyle Tanrıya ulaşabilmeleri için, dinsel sömürünün yanlışlığını anlatmak durumundadır. Bunu topluma duyumsatmakla da yükümlüdür. Bireylere dinin siyasallaşmasına izin verilmemesi gerektiğini kavratması gerekir.
Laiklik, bireyler laik bir tutum kazanabildiği ölçüde gerçekleşebilir ve bir yaşam felsefesi haline gelebilir. Bu bakımdan Türkiye’de laikleşme sürecinin devam ettiği söylenebilir.
Sonuç olarak denilebilir ki, Türkiye bazı değerlerini yeniden yorumlayabilir. Ancak laiklikten ödün vermemelidir. Geleceğin dünyasında birinci sınıf ülkeler arasında yer almak isteniyorsa, bu konudaki tavır net olarak ortaya konmalı ve gereği yapılmalıdır. Artık skolastik düşünce aşılmıştır ve dünya bir din toplumuna değil, “bilişim toplumu”na doğru yol almaktadır. Elbette bu, bilişim toplumunun dinsiz bir toplum olacağı anlamına gelmez. Ama din ile yönetilen bir toplum olmayacağı da bir gerçek.
KAYNAKÇA
Akyol, Taha. Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Tarikat. Milliyet Yayınları (Beşinci Baskı), İzmir. 1999.
Altaş, Hanifi. “Ulus-Devletin Temellerine Ümmetçi Saldırılar”. Batı ve İrtica. Kaynak Yayınları, İstanbul. 1999.
Arslan, Z. Şeyma. “Din Eğitiminde Dünyada Uygulanan Modellere Toplu Bir Bakış.” Eğitim Politikaları Dergisi Sayı, 2. (Online, erişim: 16.3.2005). 2005.
Aydın, Mustafa. Eğitim Sosyolojisi (Ders Notları) Malatya. 1996.
_____ “Geleceğe Yönelik Eğitim.” Nasıl Bir Eğitim Sistemi: Güncel Uygulamalar ve Geleceğe İlişkin Öneriler Sempozyumu (Bildiriler). Bilsa Bilgisayar Yayınları. İzmir. 1998.
Arsal, Sadri Maksudi. Teokratik Devlet ve Laik Devlet. Maarif Vekaleti Yayınları, İstanbul. 1940.
Batuhan, Hüseyin. Bilim, Din ve Eğitim Üzerine Düşünceler. Yapı Kredi Yayınları. İstanbul. 1997.
Becker, Gary Stanley. “Kalkınmada İnsan Sermayesi” Cumhuriyet Gazetesi, 3. Binyıl'a Doğru Yazı Dizisi. 1995.
Fagerlind, Ingemar & Lawrence J. Saha. Education and National Development: A Comperative Perspective. Pergamon Press. 2nd Ed. New York. (Yayımlanmamış özet çeviri. Ali Sabancı vd.). 1989.
Hablemitoğlu, Necip. Köstebek. Toplumsal Dönüşüm Yayınları. İstanbul. 2003.
Harbison, Frederik & Charles A. Myers. Education, Manpower, and Economic Growth. McGraw-Hill. New York. 1964.
Işıklı, Alpaslan. “Said-i Nursi’den Fetullah Gülen’e “Ilımlı İslam”.” Batı ve İrtica. Kaynak Yayınları, İstanbul. 1999.
Karasar, Niyazi. Araştırmalarda Rapor Hazırlama Yöntemi. Kavramlar, İlkeler, Teknikler. (İkinci Baskı) Ankara. 1979.
Kaya, Yahya Kemal. İnsan Yetiştirme Düzenimiz (Dördüncü Basım) Ankara. 1984.
Kelley, S. D. “İktisadi Gelişmede Toplumsal ve Kültürel Değerlerin Değişmesinde Eğitimin Rolü”. Ekonomik Gelişmeyi Hızlandıran Etken Olarak Eğitim. Bildiriler. İstanbul. 1967.
Kızılçelik, Sezgin ve Yaşar Erjem. Açıklamalı Sosyoloji Terimler Sözlüğü. Konya: Göksu Matbaası. 1992.
Kızılçelik, Sezgin. Postmodernizm Dedikleri. Saray Kitabevi, İzmir. 1996.
_____ Atatürk’ü Doğru Anlamak. Anı Yayıncılık, Ankara. 2003.
Ozankaya, Özer. Türkiye'de Laiklik. Cem Yayınları. İstanbul. 1990.
_____ Cumhuriyet Çınarı. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara. 1994.
Özgen, Bekir. Düşünce Özgürlüğü ve Laiklik. Çınar Yayınları, İstanbul. 1994.
Özilhan, Baki. “ABD: Yeşil Kuşaktan Ilımlı İslama.” Batı ve İrtica. Kaynak Yayınları, İstanbul. 1999.
Öztürk, Yaşar Nuri. Kur’an Verileri Açısından Laiklik. İstanbul, Yeni Boyut Yayınları. 2003.
Sakaoğlu, Necdet. Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi. İletişim Yayınları. İstanbul. 1992.
Serter, Nur. İnsan Merkezli Eğitim. Sarmal Yayınevi. İstanbul. 1997.
Tanilli, Server. Yaratıcı Aklın Sentezi. Adam Yayınları, İstanbul. 1997.
Titiz, M. Tınaz. “Tekrara Dayalı Olmayan Öğrenme” BT Haber Gazetesi, sayı; 119. 1997.
Toffler, Alvin ve Heidi Toffler. Yeni Bir Uygarlık Yaratmak. (Çev. Zülfü Dicleli) İnkılap Kitabevi. İstanbul. 1996.
Yıldırım, Mustafa. Şifre Çözücü: “Project Democracy” Sivil Örümceğin Ağında. Genişletilmiş İkinci Baskı. Toplumsal Dönüşüm Yayınları. İstanbul. 2004.
Alınış Tarihi: Nisan 2005
Hakemlerden Dönüş: Haziran 2005
Kaynak:
http://web.inonu.edu.tr/~efdergi/icinar.htm